<Macro: (,)>

Bookmark and Share

 

Egitim

 

Her milletin kendisine mahsus millî ülküleri ve emelleri vardir. Milletlerin yasayislari, düsünüs ve inanislari millî ülkülerin olusmasinda çok yakindan alakalidir. Tarihî, cografî, ekonomik, sosyal, kültürel sartlar ve ortamlar millî ülkü ve emellerin ortaya çikmasini saglayan en önemli unsurlardir.

Milletimiz yeni ve eski milletler arasinda iddiasi ve ülküsü olan ender milletlerden biridir. Oguz Kagan'dan Atatürk'e kadar olan 25 asirlik tarihimizde hep cihan çapinda devlet olma ülküsünü tasimis ve bunu zaman zaman uzun ömürlü devletler kurarak gerçeklestirmistir. Kapali havzalarda, denizlerden uzak yasayan milletlerin dünya çapinda devlet kurmasi mümkün degildir. Keza deniz devletlerinin büyük kara parçalarina sahip olmadan dünya ölçeginde büyük devlet olarak sahneye çikmasi tarih boyunca görülmemistir.

Ezelî ve ebedî ilkeyi ta Oguz Kagan(Mete) zamaninda idrak edinmis olan Türk milleti, Oguz Kagan Destaninda "Daha deniz, daha müren" veya "yurdumuzu öylesine büyütelim ki, gök kubbesi yurda çadir, günes de bayrak olsun" misralariyla yankilandirmistir. Mete Han'in kurdugu büyük Türk hakanligini kuzeyde buzullar, güneyde Himalayalar, doguda büyük okyanus, batida Hazar ve Urallar durdurabilmistir...

Bu çagda devletin genisligi,Iran,Iskender ve Roma Imparatorluklarini geçmis olmasina ragmen sicak ve açik denizlere çikamayisimiz büyüklügümüzü cihan çapinda tamamlamamizi engelliyordu. Bir baska ifadeyle Oguz Kagan'in hayalleri kâmil anlamda gerçeklestirilememisti. Ama büyük su havzalarini ele geçirmek, asil büyük denizlere çikmak ülküsünden ve emelinden asla vazgeçilmemisti.

Bir vakitler, Türk hâkimiyetinde bulunan Maveraünnehir (Amu-derya ile Ser-Derya arasi) elimizden çikip Sâmânilere geçince Türk milleti cihangir bir devlet olma vasfini kaybetmisti. Bu, Türklerin asirlardan beri devam eden iddialarinin ve ülkülerinin kaybedilmesi demektir. Maveraünnehir ve Horasan fethedilmedikçe Türkler Orta Asya'ya takilip kalacak, dünya çapinda ehemmiyetini kaybedecekti. 10 uncu asirdan itibaren Müslümanlarla temasa geçen Türklerin, bastan sona Müslüman olan Maveraünnehiri ve Horasani ele geçirip yerlesebilmesi için Karahanlilarin Müslüman olmasi gerekiyordu. Müslüman olusumuzun manevî yönüne girmeksizin, açikça söylemekte mahzur görmeden diyebiliriz ki, büyük millet ve cihan çapinda devlet olabilmemiz ve din degistirmemiz için siyasî ve jeopolitik sebeplerin basinda Maveraünnehir ve Horasan'in fethi meselesi geliyordu.

Türk milletinin büyük devlet kurabilmesi, dünya üstünde egemenlik iddiasini devam ettirebilmesi için yeni bir medeniyet ve kültür dairesine geçmekte tereddüt etmemis olmasi onun hayatiyetinin ve hamle gücünün büyüklügü ile izah edilebilir. Bati medeniyetine yönelisimizin altinda da yatan en önemli sebep varligimizin ve kudretimizin devamini saglamak içindir. Bütün yenilesme ve inkilâp çapindaki degisimler diger milletlerle boy ölçüsmemizi temin imkânlarini aramak olarak degerlendirilmelidir. Yenilesme hareketlerini baslatan devlet adamlarimiz çaga ayak uydurabilmek, zamanin gerisine düsmemek amacindaydilar.

Oguz Türkleri Anadolu'ya,Mezopotamya'ya, Balkanlara yerlestikten, milletimiz büyük su kanallarina, açik denizlere, önemli ticaret yollarina, askerî ve siyasî stratejisi önemli olan yerlere hâkim olduktan sonra hedefler yeniden tespit ve tayin edilmeye basladi. Selçuk Türkleri Anadolu'yu vatan yaptiktan sonra milletimizin"Kizil elma"si artik Istanbul olmustu. Türk'ün batida cihan çapinda devlet kurabilmesi için üç kitaya hakim, emsalsiz güzelliklere sahip cografî ve siyasî mevkii bakimindan müstesna bir beldenin önemi; Malazgirt savasindan hemen sonra devlet ve siyaset adamlarimiz tarafindan görülmeye baslamisti. Selçuklulardan Osmanli devlet adamlarina intikal eden Istanbul'u almak fikri ve ülküsü XI. asirdan XV. asrin ortalarina kadar (1453) millî bir siyaset olarak benimsendi.

Fetihten sonra Türk devleti cihan devleti olarak yükselmeye basladi. Yeni kizil elma Istanbul olmaktan çikmis, Roma ve Viyana olmustu. Yükselme devri padisahlarinin Yavuz ve Kanuni'nin sahsinda "Türk cihan hâkimiyeti mefkûresi" sahikasina ulasti. Osmanli, emsali görülmemis bir cihan devleti oldu. Halkimiz devletin"ebed-müddet" olduguna o kadar candan ve samimiyetle inanmisti ki, devletimizin duraklama, gerileme, hatta yikilisi günlerinde bile maneviyati bozulmakla beraber, "ebed-müddet" inancini kaybetmek istemiyordu. Osmanli Devleti Birinci Cihan savasinin sonunda yikilirken bile tarihi; sanina, büyüklügüne uygun kahramanlik destanlari yazarak kapatiyordu. Bunun en muhtesem misali Çanakkale'dir.

Mustafa Kemal Atatürk'ün Samsun'a çiktigi gün, yorgun, fakir düsmüs bir halk, her tarafi yangin yerine dönüsmüs bir vatan,her bir yani isgal edilmis bir memleket, ordulari dagitilmis bir devlet manzarasiyla karsilasmisti. Mustafa Kemal Pasa'nin Millî mücadele parolasi "ya istiklâl, ya ölüm!" Bu söz asirlarin imbiginden süzülerek gelmis, milletimizin hayat felsefesinin bir özeti gibidir. "Ya kuzgun lese, ya devlet basa!" ibaresinin 20. yüzyil ölçülerine, üslûbuna ve millî mücadelenin yüksek hedeflerine göre tekrari gibidir.

Millî mücadelenin sonunda kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile halkimizin asirlardir benimseyip yarattigi devletin, ebed-müddet olma inanisinin bos olmadigi bir kere daha anlasilmisti. Hun imparatorlugundan Türkiye Cumhuriyetine kadar uzun tarih sürecinde Türk milleti devletsiz kalmamisti. Kiyamete kadar da kalmayacaktir.

Cumhuriyetten sonra, Devletimizin millî politikalari, milletimizin millî ülküleri yeniden belirlenmistir. Atatürk'ün Onuncu Yil Nutku millî ülkü ve emellerimizin ebedî belgeleridir. Türk tarihinde benzerine ancak Bilge Kagan kitabelerinde yani Orhun abidelerinde rastlanir.

Atatürk'ün en büyük emaneti olan Türkiye Cumhuriyeti devletini korumak, yükseltmek her Türk vatandasinin birinci vazifesidir. Millî ülküler, dönemin, çagin ve zamanin sartlarina göre tesekkül eder. Atatürk'ün"Yurdumuzu dünyanin en mamur ve en medenî kaynaklarina sahip kilacagiz. Millî kültürümüzü çagdas medeniyetin üstüne çikaracagiz" sözünü bütün Türk ögretmenleri çocuklarina her gün bir ninni gibi söylemelidir. Bu söz ruhlarin derinliklerine öylesine sinmeli ki her Türk ferdi, bunu ölümsüzlügün bir tilsimi gibi benimsemeli ve kusaktan kusaga aktarilmalidir. Çagimizda devletimizin "ebed-müddet"liginin sirri bu sözdedir.

21. Yüzyila girerken, Atatürk'ün ifadesiyle, "Türklük yüksek medeniyet ufkunda yeni bir günes gibi dogacaktir." Bu sözün bir benzerini yüzyillar öncesinden Bilge Kagan;

"Ey Türk Oguz Beyleri! Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe, bil ki Türk milleti, Türk yurdu, Türk devleti, Türk töresi bozulmaz." sözleriyle ifade etmistir.

19Mayis 1999 yani Atatürk'ün Samsun'a çikisinin 80. yilinda 2000 yilina girmek üzere oldugumuz bu safak vaktinde Türklük dünyasina baktigimiz zaman, ay yildizli bayragimizin yaninda bagimsizliklarini elde eden 7 Türk devletinin bayraklari da dalgalanmaktadir. Bütün engellemelere ragmen 21. yüzyil Türk asri olacaktir. Tipki geçmis bir çok asirda oldugu gibi. "Ne mutlu Türküm diyene!"

Careerjet'den İşler